SON DAKİKA
Hava Durumu

Baskıcı İnanç Anlayışının ve Katı İdeolojilerin Kıskacında Toplum

Yazının Giriş Tarihi: 02.04.2025 09:50
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.04.2025 09:53

Baskıcı İnanç Anlayışının ve Katı İdeolojilerin Kıskacında Toplum

Toplumlar, bireylerin özgürlüğü kadar nefes alır. Ancak bazı coğrafyalarda, bu nefes yıllardır kesik, boğucu ve dar. Baskıcı inanç anlayışları, katı ideolojiler ve yanlış yönlendirilmiş toplumsal bilinç, bireyleri yalnızca kendilerinden değil, birbirlerinden de koparıyor. Özgürlüğün olduğu yerde gelişen fikirler, bu atmosferde ya bastırılıyor ya da cezalandırılıyor. Peki, bu durum bireylerin ve toplumun hayatını nasıl şekillendiriyor? Ve en önemlisi, biz bu düzenin neresindeyiz?

İnanç bireysel bir tercih olmalı, ancak çoğu zaman toplumsal kontrol mekanizması olarak işlev görüyor. İnsanların nasıl giyineceğinden nasıl konuşacağına, hangi yaşam biçimini benimseyeceğinden hangi fikirleri savunabileceğine kadar geniş bir alanda otoriter bir rol üstleniyor. Kadınların yaşam tarzına yapılan müdahaleler, farklı inanç gruplarına uygulanan dışlayıcı politikalar ve bireyin vicdanıyla hesaplaşmasına bile izin vermeyen dogmatik baskılar, özgür iradeyi yok eden mekanizmalar arasında.

Tarih boyunca, dinin siyasi bir kontrol mekanizmasına dönüştüğü dönemler, düşünce özgürlüğünü ve bireysel hakları tehdit etti. Orta Çağ Avrupası’nda Katolik Kilisesi’nin engizisyon mahkemeleri, Galileo gibi bilim insanlarını dahi susturmaya çalıştı. Galileo, Kopernik’in Güneş merkezli evren modelini desteklediğinde Kilise tarafından yargılandı ve fikirlerini geri çekmeye zorlandı. Benzer şekilde, Giordano Bruno, evrenin sonsuz olduğu fikrini savunduğu için 1600 yılında Roma’da diri diri yakıldı. Bu örnekler, dogmatik inançların eleştirel düşünceyi nasıl susturduğunu açıkça gösteriyor.

Ancak baskıcı inanç anlayışlarının etkisi yalnızca Batı tarihine özgü değil. İslam dünyasında da İbn Rüşd gibi filozoflar, akıl yürütmenin önemini vurguladı ancak zamanla eserleri yasaklandı ve unutulmaya terk edildi. Modern dünyada da İran’da zorunlu başörtüsü uygulamasına karşı verilen mücadele, Suudi Arabistan’da kadınların yıllarca süren araç kullanma yasağı ya da Türkiye’de belli yaşam tarzlarının açıkça hedef alınması, bu baskının ne kadar derinleşebileceğinin somut göstergeleri.

Ya Bizdensin Ya Hiçsin

İdeolojiler, insanları aydınlatmak için var olmalı. Oysa pek çoğu, insanları belirli kalıplara hapsetmekten ve farklılıkları cezalandırmaktan başka bir şey yapmıyor. Siyasi kutuplaşmanın en keskin örneklerinden biri, toplumu iki zıt kutba sürükleyen otoriter rejimlerde görülüyor. “Ya bizdensin ya da düşman” anlayışı, eleştirel düşünmeyi yok ettiği gibi, toplumu da birbirine düşman ediyor.

Tarih, katı ideolojilerin bireyleri ve toplumları nasıl felakete sürüklediğini defalarca gösterdi. Nazi Almanyası’nda Hitler’in propaganda makinesi, halkın bilinçaltına işleyerek milyonlarca insanın gözleri önünde korkunç bir soykırımı gerçekleştirdi. Sovyetler Birliği’nde Stalin rejimi, ideolojik saflık adına milyonlarca insanı Gulag kamplarına yolladı ve en ufak bir muhalefeti bile yok etti. Mao’nun Çin’de uyguladığı Kültür Devrimi, yalnızca siyasi rakiplerini değil, ülkenin kültürel ve entelektüel birikimini de yok etmeye yönelik bir girişimdi.

Filozoflar da ideolojilerin aşırıya kaçmasının tehlikelerine dikkat çekti. Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları adlı eserinde, totaliter ideolojilerin özgür toplumları nasıl tehdit ettiğini ve bireyin düşünme özgürlüğünün nasıl koruma altına alınması gerektiğini anlatır. Hannah Arendt ise Totalitarizmin Kaynakları adlı çalışmasında, hem Nazizmin hem de Stalinist sistemin temelinde yatan mekanizmaları inceleyerek bireyin nasıl devlete teslim edildiğini ortaya koyar.

Bir toplum, yanlış yönlendirilmiş bilinciyle kendisini de içinde yaşayan bireyleri de tüketebilir. Medyanın, eğitimin ve siyasetin bilinç manipülasyonu üzerindeki etkisi yadsınamaz. Sürekli düşman yaratma politikası, belirli grupları ötekileştirme stratejisi ve bireylerin temel haklarını ikinci plana atan yaklaşımlar, toplumun ruhunu çürüten en büyük etkenler.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Fransız Devrimi sonrası Jakobenlerin uyguladığı terör dönemidir. Özgürlük ve eşitlik sloganlarıyla yola çıkan devrim, kısa sürede muhaliflerini giyotinle susturan bir otoriter sisteme dönüştü. George Orwell’in 1984 romanı, bu tür manipülatif iktidar mekanizmalarının en korkutucu tasvirlerinden biridir. Orwell, “Gerçek Bakanlığı”nın geçmişi sürekli yeniden yazdığı bir dünyada, bireyin nasıl zihinsel bir hapishaneye kapatıldığını anlatır. Bugün, birçok ülkede medya benzer bir rol oynayarak, halkın algısını yönlendirme işlevi görmektedir.

Peki, Çıkış Yolu Ne?

Bu döngüyü kırmanın yolu, bireysel farkındalığı artırmak ve cesur olmak. Eleştirel düşünceyi destekleyen bir eğitim sistemi, her bireyin kendi inancını ve ideolojisini özgürce seçebildiği bir toplum ve en önemlisi, farklılıkları tehdit olarak görmeyen bir zihniyet inşa etmek zorundayız.

Antik Yunan filozofları, özgürlüğün ve sorgulamanın insan için temel olduğunu savunuyordu. Sokrates, toplumun dogmalarına karşı çıkıp sürekli sorular sorduğu için ölüm cezasına çarptırıldı ama mirası bugün bile yaşıyor. John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine adlı eserinde, bireyin fikirlerini ifade edebilmesinin toplumun gelişimi için zorunlu olduğunu vurgular.

Özgürlüğün olduğu yerde hayat filizlenir. Onu korumak için ne kadar cesaretliyiz, işte asıl soru bu.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.